Türkiye’de çözüm iradesi yok

Kürt siyasetçi Hatip Dicle, Öcalan’ın Özal örneğini vererek işaret ettiği iradenin, mevcuc hükümet blokunda olmadığını belirterek, ”Ana muhalefet partisinde de henüz bu irade yok. Bugünkü devlet, İttihat ve Terakki anlayışla Sayın Öcalan’ın çağrılarına yanıt verebilir mi diye kuşkularım var” dedi.

SADİYE ESER / MA / İSTANBUL

Hatip Dicle, Öcalan’ın Türkiye’ye içeride ve dışarıda sıkışıp kaldığı bir dönemde can simidi attığını ve bunun kıymetini bilirse bütün sıkıntılarından kurtulacağını kaydetti.

‘Diyalog süreci’nde İmralı Heyeti’nde yer alan Kürt siyasetçi Hatip Dicle, MA’nın sorularını yanıtladı.

ABD ve Türkiye, Kuzey-Doğu Suriye konusunda mutabakat noktasına nasıl geldiler?

Türkiye,  ‘ABD bu harekata göz yumar mı?’ diye bir zarf attı, çünkü Efrîn saldırısını da Rusya ile anlaşarak yapmıştı. Rusya’nın izni olmadan Efrîn’i işgal etmek mümkün değildi. Şimdi ise Fırat’ın doğusu dediği bölgeyi işgal etmek istiyor. Oradaki güçler kuşkusuz direnecektir ama Türkiye’nin buna niyetlenmesi bile en azından ABD’nin onayını gerektiriyordu. ABD, onay vermedi ve bizzat Savunma Bakanı girerlerse kesinlikle engelleneceklerini söyledi. Bu, Türkiye’ye biraz büyük geldi. Bu sefer oturup masada anlaşmak zorunda kaldılar.

Mutabakatın maddelerden biri olan “Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek ilk aşamada alınacak tedbirlerin bir an önce uygulanması” ne anlama geliyor? 

 Türkiye aslında işgal planlarına gerekçe yaratıyor, işgale zemin hazırlıyor. Türkiye’nin Rojava topraklarını işgal etmek için üç amacı var;

  • Misak-ı Milli sınırlarını baz alarak soykırım da dahil Kürtleri kendi coğrafyalarında bitirmek istiyorlar.
  • Demokratik özerk yapı, Türkiye’yi çok korkutuyor. Çünkü ileride hem Ortadoğu’ya hem de Türkiye’ye Kürt sorununun çözümünde örnek gösterilebilir. Bu nedenle oradaki Demokratik Özerk yapıyı, ulus devletleri, İttihat Terakki zihniyetleri için çok tehlikeli görüyorlar.
  • Türkiye’nin Müslümün Kardeşler, Nusra ve DAİŞ ile ilişkileri biliniyor. Suriye topraklarında DAİŞ’e karşı en büyük mücadeleyi Kürtler yaptı. Şimdi DAİŞ’in Irak’ta bir dirilme çabası var. Suriye’de de katkı sağlamak için işgali amaçladı.

Maddelerden biri de “Güvenli bölgenin bir barış koridoru olması ve yerinden edilmiş Suriyelilerin ülkelerine dönmeleri için her türlü ilave tedbirin alınması” meselesidir. Bununla yapılmak istenen nedir?

Türkiye’nin Suriye’ye mültecileri yerleştirmesi meselesinde amacı çok açıktır. Efrîn’de Kürtleri sürdüler ve oraya DAİŞ’çi, cihadist, ÖSO’cu bir yığın Sünni Arap örgütlemesini aileleriyle birlikte oraya yerleştirdiler. Efrîn’deki gibi oradan kovmak istiyor. Biliyorsunuz uluslararası hukuka göre de demografiyi değiştirmek soykırım ve savaş suçudur.

 Bir diğer madde olan “Türkiye’de Müşterek Harekât Merkezi’nin en kısa zamanda kurulması” meselesidir. Harekat merkeziyle amaçlanan nedir? 

Bu harekat merkezi ile Türkiye Amerika’ya teslim oldu. Yani bundan sonra Türkiye’nin Suriye’ye yönelik hiçbir harekatı Amerika’nın izni olmadan olmayacağı anlamına geliyor. Bu Kürtler açısından çok tehlike arz eden bir durum değil. Zaten Amerikalılar durumu biliyorlar. Kürtleri iyi tanıdılar. QSD’nin savaşçılığını, DAİŞ’e karşı kararlılıklarını, Kürt halkının demokratik özlemlerini ve demokrasiyi nasıl kurguladıklarını yakından görüyorlar. O nedenle bir bakıma Türkiye, Rusya ile Amerikan arasında kalmıştı. Şimdi Amerika’ya çark etti. Biliyorsunuz İdlib konusunda da Rusya onları çok sıkıştırıyor ve bu son günlerde Rusya adeta ültimatom verdi. Dolayısıyla Türkiye, Amerika’ya yaslanarak iki şekilde rahatlamak istiyor.

Nedir bunlar?

  • İç kamuoyuna ‘Bakın biz verdiğimiz sözleri tutuyoruz’ demek istiyorlar. ‘Buradaki bu yapıyı terörist yapıyı dağıtacağız’ sözünü sözüm ona yerine getirdiler demeye getiriyorlar. Bunun havasını atıyorlar.
  • İdlib’de sıkışmışlardı. İdlib’de Amerikan’ın muhtemelen desteğini aldılar.

Başka pazarlıklar da yapılmış olamaz mı?

Bu gizli görüşmelerde başka hangi pazarlıklar yapıldı bilmiyoruz. Türkiye hangi şartları kabul etti bilinmiyor. Belki de İran’a karşı konumlamayı kabul etti. Biz onları henüz bilmiyoruz. Bunların hepsi olasılıklar ama bunun bir zafer gibi sunmaları tamamen kaçarken bir insanın mezarlıkta şarkı söylemesine benzer.

Türkiye son yaptığı bu ‘güvenlik koridoru’ meselesinde de bir politik manevra yaptı. Giremeyecekti. Giremeyeceği zaman da ne olacaktı? O sözü, söz anlamında halklar ve dünya nezdinde çok kötü duruma düşecekti. Bu durumda aslında Amerika onları bir anlamda kurtardı.

Öcalan, yine çözüm çağrısı yaptı, bir çerçeve sundu. Bu Türkiye için de daha makul olan yol değil mi?

Turgut Özal’dan beri PKK birçok ateşkes ilan etti. Mesela Sayın Öcalan, 7 Ağustos’ta avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada bunu belirtiyor. ‘Bu sorunlar ancak 1919-1922 yılları arasındaki ve 1921 Anayasası’yla somutlaşan ruhla çözülebilir’ diyor. 1921 Anayasası şunun için önemli;

  • 1921 Anayasası’nda bir kere Türkiye halkları kavramı vardır. Halkların kimliklerini reddeden, onları Türkleştirmeyi hedefleyen bir ruh yoktur.
  • Yerinde yönetimlere çok büyük önem vermiştir. Türkiye vilayet kuralları o dönem de vardı. Vilayet kuralları demek il genel meclisleri anlamına geliyor ve yetki de onlardadır. Yani bir anlamda demokratik özerklik projemizin bir benzeri gibidir. Tam direkt onun kadar demokrat olmasa bile en azından o günün şartlarında gerçekten demokratik bir ruhu taşımaktadır.

Aslında Sayın Öcalan, Türkiye dış politikada, ekonomide, siyasette, askeri alanda her yerin bu kadar zor durumdayken kendilerine bir can simidi atıyor. Diyor ki; ‘Gelin Kürtlerin haklarını kabul ederek bu savaş yerine müzakerelerle, barışçıl yöntemlerle bu işi çözelim ve ben hazırım.’ ‘Ben hazırım’ derken tabi ki Kürt halkı da, Özgürlük Hareketi de hazır. Eğer değerini, kıymetini bilirlerse bunu doğru değerlendirirler ve gidip Amerika’dan, Rusya’dan medet ummaları yerine biz kardeş halklar olarak kendi aramızda bu sorunu çözebiliriz.

 Öcalan, daha önce avukatlarıyla yaptığı ve kamuoyuna yansıyan mesajlarından birinde “Türkiye’nin hassasiyetleri göz önüne alınmalıdır” diyordu. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

 QSD Genel Komutanı, ‘Biz bir güvenlik koridorunun oluşturulmasına karşı değiliz. Bu şehirleri kapsamamalı. 5 km derinlikte olmalı ve bizim elimizde 20 km menzilli silahlarımız var. Onu da 20 km sınırdan uzaklaştırırız ve YPG Türkiye sınırlarından çekilir. Oranın yerel birimleri, askeri güçleri oluşturur ve sınır güvenliğini sağlarlar. Türkiye de ancak Efrîn konusunda esneme içine girer; oradaki çeteleri çeker ve Efrîn’den çıkan Kürt halkının tekrar Efrin’e gitmesine müsaade ederse biz böyle bir plana varırız. O zaman Türkiye de kalabilir’ dedi. Şimdi basından öğrendiğimiz kadarıyla Amerika sanki şöyle bir konuda Türkiye ile görüş birliğine varmış. Bu böyle 5 km değil de belli yerlerde 4, belli yerlerde belki 15’e çıkacak bir sahada Amerika askerleriyle birlikte. Türkiye askerlerinin olması anlamında teklif götürmüşler. Sanıyorum Türkiye bunu kabul etmiş.

Daha önceki röportajlarınızda demokratik çözüm sürecinin bitirilmesinin temel nedenlerinden birisinin Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye yönelik yaklaşımından kaynaklı olduğunu söylediniz. Türkiye’nin bu yaklaşımını biraz açabilir misin?

Türkiye, Salih Muslim’i davet etmişti. Ona da söyledikleri şuydu: ‘Bu cihadist örgütlerle işbirliği yapın ÖSO çatısı altına girin. Bir de Suriye’ye karşı savaşın.’ Yani Sayın Öcalan’ın en başta Rojava için ortaya koyduğu üçüncü çizgi stratejisine aykırılık teşkil ediyordu. Sayın Öcalan ve Özgürlük Hareketi de bunu reddetmişti. Bunlar bu dayatmayı kabul etmeyince de masayı devirdiler. İmralı sürecinin bozulmasının birinci nedeni buydu. Rojava konusuydu.

Öcalan’ın bu konudaki yaklaşımı nedir? Daha önce Öcalan’ın Kuzey Suriye için “Kırmızı çizgimdir” açıklamasına şahit olmuştuk. Bu durum hala öyle midir?

 Tabi ki de öyledir. Zaten görüşmeler sırasında Demokratik Özerklik projesine ben bir itirazı devlet heyetinden duymadım. Yani çok mantıklı buldukları konusunda izin veriyorlardı. Görüşmelerdeki esas mesele kırılma noktası Rojava ile ilgiliydi ve masanın devrilmesinde de en önemli etken o oldu. Türkiye’de bu barış süreci, çözüm süreci denen süreç giderek HDP’nin gelişmesine de hizmet ettiği, AKP’nin giderek küçülmeye başladığını da görünce masayı da zaten devirmiş oldular.

Öcalan, son mesajında “ister kendisini Kemalist, ister Yeni Osmanlıcı olarak ifade etsin her iki anlayışın da Türk-Kürt tarihine ve ilişkilerine doğru ve tutarlı yaklaşmaları” gerektiğini söylüyor. Öcalan’ın kast ettiği nedir?

 CHP, Ergenekon, Vatan Partisi, bunlar Kemalist kesimden. AKP, MHP’yi de Neo Osmanlıcı olarak tanımlıyor. Şimdi bunlara diyor ki; böyle Kürtleri inkar etmekle, Kürtlerin haklarını, hukukunu gözetmemekle bu sorunu çözemezsiniz. Sorunu çözemediğiniz de giderek ağırlaştığı görülüyor. Suriye’ye daha doğrusu Rojava’ya hareket tartışmaların yapıldığı süreçte Sayın Öcalan tavrını bir kez daha net olarak ortaya koydu. Türkiye’ye bir barış eli uzatmaktan ziyade aslında bir can simidi attı. Eğer kıymetini bilirlerse bu Türkiye’nin içerisine girdiği bütün sıkıntılara da son verebilecek bir çağrıdır.

Öcalan, ‘Bizim yeni devlete de ihtiyacımız yok ama Kürtlerin hukuku ne olacak’ diyoruz. Ne demek istiyor?

Hukuk, haklar kavramının çoğuludur. Bir anlamda Kürtlerin hakları, Kürtlerin ulusal hakları ne olacak diye devlete soruyor. Sayın Öcalan savunmalarında bu konuda detaylara girmiştir. Anadilden eğitimden tutalım da yerinden yönetimlerin güçlendirmesine kadar açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu Türkiye’ye de yarar sağlayacak. Türkiye’yi bir demokratik cazibe merkezi haline getirecek önerileri, projeleri vardır. Onun için çok rahatlıkla diyebiliyor ki ”Ben kendime güveniyorum ve çözüme hazırım. Ama önemli olan devlet aklının da devreye girmesidir.” Kürtleri reddetmenin Saddam’ın yolu olduğu, Saddam’ın sonu ne olduysa bu İttihat ve Terakki fikrinde olan Ergenekon, AKP, MHP’nin sonu da böyle olur. Onun için ben diyorum ki Sayın Öcalan, Türkiye’nin bu kadar ekonomik, dış politikada, siyasette, zor duruma düştüğü bir dönemde bir can simidi atmıştır. Umarım bunu olumlu değerlendirirler ve Türkiye’de artık analar gözyaşı dökmez ve Türkiye Ortadoğu’da da bir demokratik cazibe merkezi haline gelir.

Özal’ın 1993 yılında ”Savaşla çözüm olmaz” sözüne atıfla; aynı durumun geçerliliğini korumasına rağmen bugün Özal’ın kararlığını gösterecek bir iradenin varlığını sorguladığını vurgulamış. Böyle bir siyasi aktörün olmadığını mı söylüyor?

 Sayın Öcalan savunmalarında da bu konuya dikkat çeker. Özal aslında Kürtlere karşı en amansız savaşan bir başbakandı. 1983’te Başbakan olunca biliyorsunuz 1984’te gerilla hareketi başladı. İlk kurşun sıkıldı ve bir gerilla mücadelesi başladı. Şimdi 9 yıl boyunca Özal, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak, Özgürlük Hareketi’ne karşı amansız savaştı. Mesela bu köy kuruculuğudur, özel timlerdir. OHAL’dir. Bütün o Kürtlere karşı alınan önlemlerde Özal’ın payı ve imzası vardı ama Özal bir tahlil yaptı. 1992’de Irak’ta bir Kürdistan devleti oluşmaya başlamıştı. Özal,  hem dünyayı tahlil ederek, hem de 9 yıllık savaşı göz önünde bulundurarak Kürt sorununun silahla çözülemeyeceğini fark etmiştir.

Hatta bize şöyle söylüyordu o dönemde: ‘Bakın ben birçok generali de, Eşref Paşa’yı da ikna ettim. Eğer ben Süleyman Demirel’i ikna edemezsem de Cumhurbaşkanlığından istifa edeceğim yeni bir parti kurup bu sorunu çözeceğim. Aslında bu sorun çözülmeyecek bir sorun değil ama güçlü irade gerekiyor. Bende o güçlü iradeye sahibim.’

O zaman Mesut Yılmaz da Özal’ın bu yola girmesine muhalefet ediyordu. Bunun çok tehlikeli olduğunun da farkındaydı. Hatta bu konuda ‘Ben her zaman kefenimi de yanımda taşıyorum. Bunun ne kadar zor bir sorun olduğunu biliyorum’ diyordu. Ama sonuçta biliyorsunuz Sayın Öcalan’a bizler ve o zaman Mam Celal aracılığıyla ve gazeteci Cengiz Çandar aracılığıyla ateşkesi o 17 Mart’a bir ay olarak ilan ederek süresize çevrilmesini istiyordu. Biz de o basın toplantısında bulunduk. Sayın Öcalan değer verdi ve barışa bir şans tanımak istedi. Sayın Özal’ın iradesine karşı o da 16 Nisan 1993’te ateşkesi süresiz olarak uzattı. Daha Şam’dan Türkiye’ye gelmeden 17 Nisan’da Özal’ın ölüm haberi geldi. Daha sonra Özal zehirlenerek öldürüldüğü konusu neredeyse netleşti.

Dolayısıyla Sayın Öcalan buna dikkat çekiyor. O zaman bir irade vardı. Şimdi ben bir irade arıyorum, diyor. Mevcut hükümet blokunda o irade yok. Ne yazık ki ana muhalefet partisinde de henüz bu irade yok. Demokrasi güçleri de henüz örgütlülükleriyle ve güçleriyle toparlanamamışlar. Dolayısıyla bir alternatif olamıyorlar. HDP önemli bir çıkıştı ve HDP hala bir umuttur. Eğer HDP daha çok güçlenirse ve Türkiye’deki demokrasi güçleriyle büyük bir ittifaka girerse o zaman belki bir alternatif ortaya çıkabilir. Yoksa bugünkü devlet, İttihat ve Terakki anlayışla Sayın Öcalan’ın çağrılarına yanıt verebilir mi diye kuşkularım var.

Öcalan hala çözümde ısrar ederken ve çözeceğini söylerken devlet çözüm için neden adım atmıyor? 

Zihniyet açısından adım atma cesareti gösteremiyor. Biliyorsunuz tekçilik, tek adam diktatörlüğü, Türkleştirme, İttihat ve Terakki zihniyeti, dünyada artık yok oldu. Saddam’ı hiç görmüyorlar mesela. Bu zihniyete Türk Baası demek de doğrudur. Bunlar artık miadını doldurdu. Eğer bunu göremeyip ulus devletlerinde ısrar eder; katı ulus devlet anlayışıyla Kürtleri, Türkleştirme ve soykırıma yoluna devam ederlerse, sonu istedikleri gibi olmayacak. Bu çağda bunu yapamayacakları çok açıktır. Kürtler artık örgütlü bir halktır. Önderleri vardır. Öncüler, orduları vardır. Kürtler artık yüz yıl önceki politikalarla ya da Baas politikalarıyla yönetilemez. Bu açık ve nettir. Bu onları felakete götürür. Biz belki bedeller öderiz. Sayın Öcalan da İmralı görüşmelerinde, ‘Kürtler küllerinden yeniden dirilebilir ama eğer AKP bu süreci bozarsa Erdoğan’ın sonu Kaddafi gibi de olabilir’ diyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir