Günay Aslan; 35 yıllık savaşa tamam mı, devam mı

PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı 15 Ağustos 1984‘ten bu yana 35 yıl geçti.

Dünyanın bu en uzun süreli gerilla mücadelesini yürüten PKK’yi anlayabilmek için her şeyden önce onu yaratan koşullara bakmak gerekiyor.

PKK’nin ortaya çıkışı Türkiye’de köklü değişimlerin yaşandığı 1960’lı yılların sonlarına tekabül ediyor. 

Yukarından inme hızlı bir kapitalistleşmenin dayatıldığı, toplumun –hızla- çözülmeye zorlandığı, ekonomik-sosyal ve siyasal alanda kargaşa ve kaosun yaşandığı o dönemde Türkiye, yaşamın her alanında sarsıcı etkileri olan yeni bir ‘şok’ dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. 

Eski ile yeni değer yargıları, ilerici- gerici düşünce akımları, sefahat özlemleri  ile sefalet tepkileri iç içe geçmişti. 

Köyler boşalmış, şehirler dolup taşmış, yoksulluk ve işsizlik artmıştı. Yarınından emin olmayan, umudunu yitirmiş kesimler çoğalmıştı. Çözülen geleneksel değerlerin yerini radikal talepler, arayışlar almaya başlamıştı.

Kapitalist gelişmenin asıl sarsıcı etkileriyse Kürdistan’da yaşanmıştı. 

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtlere inkar ve imha temelinde uygulanan ‘milli zulüm‘  siyaseti devam ettiği için, sosyal çözülme ulusal tepkiyle iç içe geçmiş, Kürt ulusalcılığını tetiklemişti. 

(1960‘lı yılların sonlarında Kürdistan köylerine Komando Harekatları düzenleniyor, köy meydanına toplanan ve çırılçıplak soyundurulan erkeklerin cinsel organlarına ip bağlanıyor ve ip köylülerin anneleri, eşleri, kız kardeşleri ya da kızlarının eline veriliyor, çekmeleri isteniyor, kadınlı-erkekli Kürtler kitlesel olarak bu şekilde aşağılanıyordu. Bölgenin bir ucundan diğerine köy baskınları, işkenceler, toplu göçertme olayları yaşanıyordu.)

Bir yandan kapitalizm yarattığı çözülme, diğer yandan devletin uyguladığı  ‘milli zulüm‘ Kürtlerde ulusal bilinci hızla geliştiriyor, yeni arayışların içine itiyordu. 

1970’li yılların ortalarına gelindiğinde Kürdistan tarihinin en önemli gelişmelerinden biri ortaya çıktı; Kürt aydınlanması, dünya çapında esen özgürlük ve sosyalizm rüzgarının da etkisiyle nicel ve nitel bir sıçrama yaptı. Kürt aydınlanması deyim yerindeyse patladı ve Kürdistan’ın en ücra köşesine doğru yayılmaya başladı. 

Bu gelişme karşısında Türk devleti çare olarak yine ve yeniden şiddete sarıldı. 

Ne de olsa şiddet, burjuva demokratik sürecini tamamlayamamış, hatta bildik manada devlet bile olamamış Türk devletinin elindeki tek araçtı. 

Türkiye daha 12 Mart 1971’de gerçekleştirdiği askeri darbeyle  toplumsal gelişmenin önünü şiddetle kesmeye çalışmıştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmanç ,‘sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçti’ demiş, bunu şiddetin gerekçesi yapmıştı.

Tepeden inmeci kapitalist kalkınma modelinin yarattığı sorunlarla sarsılan Türk devleti, toplumsal gelişmenin bu yeni boyutunun ortaya çıkardığı sorunları çözme niyeti ve yeteneğine sahip değildi. 

Hele hele Kürt aydınlanmasını ‘yumuşatarak’ sistem içinde tutmaktan yana hiç değildi.

Aksine toplumsal gelişmeleri zoru kullanarak kontrol altına almak, Kürtleri bastırmak, sistemini çıplak zorla sürdürmek istiyordu. 

Türk devleti zordan başka bir şey bilmiyor; zordan başka bir şeyi düşünmek de istemiyordu.

Bu nedenle Kürtleri sistem içinde tutmayı değil, ‘dağa sürmeyi’ tercih etti. Kürt aydınlanmasının önünü silahla ve kanla kesmeyi ‘milli politika’ olarak benimsedi.

Kürtleri ezerek ve aşağılayarak dağa sürmek 12 Eylül 1980‘de yapılan askeri darbenin en önemli gündem maddesiydi. Cunta bu yüzden Kürdistan’da vahşi bir terör estirdi. 

Kürtleri sistem içinde tutmak, onların demokratik haklarını kullanmalarına olanak vermek yerine ’dağa çıkmaya‘ zorlayan devlet, sonunda  PKK’yle karşı karşıya geldi. 

PKK de diğer Kürt oluşumları gibi aydınlanma sürecinin ürünü olan bir partiydi. Nesnel sürecin bir öznesiydi. Nesnel süreç kaçınılmaz bir biçimde radikalizme hizmet etmekteydi.

Bunun bir sonucu olarak PKK de sorunları radikal yöntemlerle çözeceğini ileri sürmekte, iktidara giden yolun ‘namlunun ucundan‘ geçtiğini söylemekteydi.

PKK’den önce bazı Kürt örgütleri de silahlı mücadele kararı almış, bu amaçla Filistin ve Lübnan’da gerilla grupları eğitmişlerdi. Ancak askeri cuntanın uyguladığı terör bu örgütleri sindirmişti. 

Darbe sonrası Kürt halkının Türk devletine olan öfkesi  de kabarmış, vahşi bir barbarlığın egemen olduğu 12 Eylül koşullarında ‘silahlı mücadele‘ tek seçenek haline gelmişti.

PKK, halkın öfkesini ve tepkisini arkalayarak devlete anladığı dilden karşılık verdi. Halk PKK’ye o süreçte  ‘intikam hareketi’ misyonu biçmişti.

Bu sayede kısa sürede de yükseldi. Zamanla Kürdistan‘da hem devletin otoritesini geriletti hem de Türk devletine Kürtlerin varlığını kabul ettirdi. 

Tabii ki PKK’nin ortaya çıkış süreci bu kadarla sınırlı değil. Nesnel süreçle ilgili bir dizi iç ve dış etmen vardır. Soğuk Savaş bunlardan biridir. 

Fakat  hiçbir halk hareketi hele hele PKK’nin öncülük ettiği şekliyle şiddetli ve yaygın bir halk isyanı nesnel ve öznel koşullar oluşmadan başlamaz ve bu aşamaya gelmezdi. 

Orta yerde duran ve sürekli kanayan tarihi bir sorun vardı ve bu sorunu yaratan,değil omuzlayan bir PKK gerçeği vardı.

Demek istediğim Türkiye’nin mevcut sisteminden, kapitalist gelişmesinden, Kürdistan’la olan inkar ve imha ilişkilerinden; bunların yarattığı çalkantı ve çelişkilerden bir savaşın çıkması kaçınılmazdı ve çıktı.

Tarihte ne yaşanıyorsa zaten yaşanmadığı gerektiği için yaşanmıyor muydu? Burada da böyle oldu; yaşanması gereken yaşandı. Bundan kaçış mümkün olmadı, olamazdı. 

Çok acılar yaşandı ancak, tarihin savaşa evrilen akışını o zamanlar değiştirmek mümkün olmadı, olamazdı.

Ancak bugün şartlar farklı bir yöne; çözüme işaret ediyor. İç ve dış koşullar savaşa son vermeye, eşitlik-özgürlük ekseninde yeni bir başlangıca işaret ediyor.

Dolayısıyla artık hem Kürtlerin hem de Türklerin 35 yıldır süren savaşın bir muhasebesini yapmaları ve bazı dersler çıkarmaları gerekiyor.

Geçmişte yaşanması gereken yaşandı ancak gelecekte yeni acılar yaşanmayabilir. 

Ne var ki Türkiye devleti, hükümeti, siyaseti, akademik dünyası ve medyasıyla aradan geçen 35 yıldan gerekli dersleri çıkarmış değil, çıkaracak gibi de görünmüyor.

Türkiye bunca acıya ve tecrübeye rağmen sorunu anlamış, kavramış da değil. Bu yüzden Kürtlerin insani, ulusal ve demokratik haklarını vermek yerine hala ‘terör’ edebiyatı yapıyor. Maalesef Türkiye kendi gerçeğiyle olduğu gibi Kürt gerçeğiyle de yüzleşmek istemiyor. 

Kürt siyasetine gelince ;

Kürt siyasetinin bir kesimi de savaşı yaratan koşulların geçmişte kaldığını, PKK’nin ortaya çıkış yıllarında sistem dışında olan Kuzey Kürdistan’ın savaşa rağmen Türkiye’ye entegre edildiğini, toplumun dokusunun değiştiğini, yoksul köylülüğün yerine öncülüğün orta sınıflara geçtiğini ve sistemle bütünleşme eğiliminin güçlendiğini görmezden geliyor.

Ortadoğu’da üstelik de savaş koşullarında Kürtlerin silahsız ve savunmasız olamayacağı gerçeği elbette inkar edilemez ancak, Türkiye’de bunun miadının dolduğu, uzatmaların da sonuna gelindiği bir gerçek. 

Türkiye’de devlete ve egemen siyasete rağmen savaşın değil, onurlu, adil bir barış ekseninde uzlaşının koşulları ağır basıyor. Bundan uzun süre kaçış da mümkün görünmüyor. 

Türk devleti bundan kaçmaya çalışsa da Kürt siyasetinin barışçıl çözümde ısrar etmesi, savaşı sona erdirecek siyasetler üretmesi  Kürtlerin ve Kürdistan’ın çıkarına olacaktır. Aksi durumda marjinalleşme ve asimilasyon tehlikesi kapıya dayanacaktır.

Kürt siyaseti orta sınıfların ‘devrimi tasfiye’ etmesinin önüne geçmek istiyorsa, bunu ideolojik kaygılarını yüklediği savaşı sürdürerek değil, kendini çağın ruhuna uygun olarak yeniden yapılandırarak, etkin, üretken, verimli, nitelikli ve uzun soluklu kurumlaşma yaratarak yapabilir.

Kürt siyaseti için Türkiye’de geleceği kazanmanın yolu artık ‘namlunun ucundan’ geçmiyor. İnşadan, kurumlaşmadan, topluma ve hayata yeni bir ruhla öncülük etmekten geçiyor…

Özcesi;  Nam-ı diğer Özgürlük Hareketi olan ve Kürt halkının kökleri 200 yıl kadar öncesine uzanan özgürlük mücadelesinin en şiddetli ve en sarsıcı ifadesi olan PKK’nin devlet tarafından ezilmesi de, PKK’nin Türk devletini silahla bir çözüme mecbur etmesi de artık mümkün değil. 

Bunun koşulları bugün yok…

Harıl harıl savaş hazırlıklarının yapıldığı ; Kandil’den Afrin’e çatışmaların yaşandığı bu dönemde bile ‘siyasal çözümün’ gündemden düşmemesi, perde arkasında görüşmelerin ve pazarlıkların yapılması buradan kaynaklanıyor.

Koşullar ‘savaşa tamam’ diyor ve önümüzde buna uygun davrananın geleceği kazanacağı bir süreç uzanıyor…Nupel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir